23 Eylül 2011
Şarabi
Denizin ürkütücü çığlıklarını duymayalı uzun zaman oldu; şimdilerde, çığlıkların yerini fısıltılar almış durumda. Öyle ya en büyük ses, sessizlikti. Her şey bulutların ağlamaya başlamasıyla başladı: önce yapraklar uçuştu suyun yüzeyine, sonra oluk oluk insan kanı akıtıldı denize. Sonra kırmızıya sevdalanmış bir Gece; bu karışımı şişelere yerleştirilip, yıllarca bekletilmek üzere, mahzenlere taşıdı. Uzun süren bu bekleyişin ardından, siyahın kırmızısı doğdu.Fısıltılara kulak verdim: deniz, suyunu, siyahın kırmızısından istemeyecekmiş.
Cihangirin damında; eski bir banka bakıp bakıp ağlayan yaşlı bir adam gördü Fehmi. Adamın oturduğu bankın yanındaki banka oturdu. Adam sigarasını yaktı; gözyaşlarını dindiremedi, Fehmi’den utanmıştı belki de. Onu rahatsız etmek istemiyordu Fehmi de.-Adam da rahatsız edilmek istemiyordu sanki- Onun hikâyesi onu ilgilendirirdi. İçinden, bu sefer değil dedi Fehmi. Adamın oturduğu banka oturdu. Adam hala yanındaki eski banka bakıyordu; fakat ağlamayı kesti Fehmi’nin oturduğunu görünce.
- Bir şey mi oldu ağabey?
- Yok, bir şey!
- Anlatmak istersen, dinlerim…
- Şu bankı görüyor musun?
- Evet.
- İşte o bank beni mahvediyor çocuk.
- Neden ?
Adam ses etmedi. İçinden konuşmaya başladı. Önce nasıl anlatmak istediğini planlıyordu, “Piraye ile çok gelirdik buraya hep şu banka otururduk. Piraye çok severdi o bankı, huzur bulduğunu söylerdi hep, sanırım rengi diğerlerinden farklı diye severdi. Piraye: benim gündüzümdü. O gittikten sonra gündüzleri yaşayamaz oldum. Ondan sonra uzun bir müddet gelmedim buraya. Doğuracak yeni acı bulamayınca da yine geldim. Tek başıma oturdum birkaç gün. Geçmişin karanlıkta kalışının çığlıklarını duymaktan bıkınca da Piraye’ye ait ne varsa yaktım. Sonra bu tahtaları çürümüş bankı da yakmaya karar verdim. Geçen gece yakmak için geldim. Bir çift sevgili oturuyordu bankta, kalkmalarını bekledim. Bir süre sonra kalkıp gittiler. Ama yapamadım, onların doğacak acısını yok etmek istemedim.”
Adam konuşmaktan vazgeçti, kalkıp gitti, Fehmi’yi yalnız bıraktı. Gün batıyordu. Sonbahar yaprakları, köksüz kalmış dallarla birlikte süpürülüyordu. Deniz, üstündeki kargaşaya aldırmıyordu. Güneşin yerini şehrin ışıkları alıyordu yine. Ne güneş batmaktan sıkılıyordu; ne de gece doğmaktan.
Özgür Aydın
Haziran 2009
30 Nisan 2011
Kayıp Adam

Bundan 3-4 yıl önce, Sakarya gibi renksiz bir yerde "Kayıp Ruhlar Kıraathanesi" diye bir yere rastladım. Aslında rastlamak denmez, neredeyse hergün minibüsle önünden geçtiğim bir yerdi. Lakin ismi pek bi popüler durduğu için uzun bir müddet gitmedim. Çarşıya uzaktı, çevresinde dengi cafe filan da yoktu. Dışarıdan birisi oranın cafe olduğuna bile inanmazdı. İçeri girdiğimde kemanın sesi ruhumu karşıladı. Bir sığınaktı burası! İçeride kapakları sararmış kitaplar, bir piyano, bir gramafon, eski ayaklı bir fotoğraf makinesi, Chaplin'in afişi gibi bir yığın şey ve küçük beyaz kediler(kafalarına göre insanların kollarına sokulup uyuyorlardı)vardı. Ve tebessümle gülümseyen insanlar karşıladı suretimi. Sanki ruhum ayrı bi yerde, bedenim ayrı bi yerdeydi.
Oraya haftada bir kez gidiyordum.Adeta haftada bir kez oraya gidip, ruhumla bedenimin çatışmalarına tanık oluyordum. Sonraları, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi'nin sahibiyle tanışma şansı yakaladım. Bana, hayalini tam olarak gerçekleştiremediğini, burayı yalnızca kitap okumak isteyenlerin gelebileceği bir yer tahsis etmek için kurduğunu anlattı. Ve ekledi; buradaki koltukları daha çok şahsileştirip, ışıkları kitap okumaya musait kılacağım. Ve arka tarafını (arkası boş bi dükkandı) insanların belirli günlerde klasik filmleri izleyebileceği bir yer olarak inşa etmek istediğini anlattı. Etkileyiciydi bu adamın söyledikleri, çünkü söylediklerinin içinde hiç paranın bahsi geçmiyordu. Küçük bir çocuk gibi, hayal kurup, aynı samimiyetle hayalini gerçekleştirmeye çalışıyordu sanki. Artık gizli sığınağımı bulmuştum. Sevdiklerimi birer birer "Kayıp Ruhlar Kıraathanesi"ne götürmeye başladım. Kiminle yakın bir ilişki kursam, hemen hevesle onu yaka paça sürükleyip Kayıp Ruhlar'a götürüyordum. Arkadaşlarımı, hocalarımı, şehir dışından gelen misafirlerimi.
Birkaç ay sonra, Ulaş Abi'nin işleri kötü gitmeye başladı. Ve orayı maddi nedenlerden ötürü devredeceğini öğrendim. Birkaç gün sonra da Kayıp Ruhlar Kıraathanesi yazan imleğin yerinde Malikhane diye bir isim gördüm. İçeri girdim, kitaplıklar boşalmıştı, keman sesi yerini Gökhan Özen'e bırakmış ve beyaz kediler çoktan yol almıştı. 5-10 dakika zor dayandım, çıktım. Öylesine midem bulanmıştı ki, bir mekan insanın midesini ve ruhunu ne kadar etkileyebilirdi!? Ne kadar etkileyebilirse, o kadar etkilenmiştim işte.
"İnsansız anı yoktur. Var mıdır?"
E. Cansever
Neyse okuyucu, biz yine yakalım mumlarımızı. Bir yudum şarap alalım. Sigaramızı yakalım. Açıp Edip Cansever okuyalım. Şiir bittiğinde şarap şişemiz de sigara paketimiz de bitmiş olsun. Sonra yatalım bi güzel. Di mi ama, uyumak en güzel yanımız. Kafamız nahoş, hayallerle uykuya dalmaya çalışalım. Başarırsak ne mutlu! Ama bizim işimiz mutsuzlarla. Mutsuzlarla, mutluların tek paydasında yoğunlaşalım biz en iyisi. Şimdi bu "mut", umut olabilir mi? Yok yok olasılığa bırakmayalım biz işimizi, şöyle tanımlayalım "mut"u. Mut: Para vermeden, çalışmadan elde edilen, kazanılan şey!
Özgür Aydın
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
