06 Kasım 2018

Konstantina

Konstantina 


Yol Bilge olmuştu. Yolcu ben olmuştum. Ben aylak ruhumla kaşifliğe soyunmuştum. Bilge mabetim olmuştu. Zaman: gece tarihinde; Bordo yılının, Kasım ayının, Pinhan günüydü.

Günün içinde kırmızı şemsiye, Bilge, ben, martılar, rüzgâr, deniz ve sararmış yapraklar vardı. Sararmış yapraklar gelecek meyvenin habercisiydi. Önümüze çıkan bütün sararmış yaprakları çamurlu ayakkabılarımızla ezdik; çünkü ikimiz de geçmişe dair hiçbir özlem duymuyorduk. Denize sevdalı martılar bizi zamana gereksinim duymadan ufuk çizgisine ulaştıracaklardı. Rüzgâr, üşümemiz içindi. Biz ise yola yalnızca güne anlam vermek için çıkmıştık. (Fakat gün bize anlam verecekti.) Gün Kırmızı'da anlam buldu. Sonra günün içine hızla sis dolmaya başladı. Işıklar zor seçiliyor, deniz kıyısından ötesi görülmüyordu. Belirsizleşmişti her şey; Bilge, ben, ve günün diğer anlamları. Belirsiz olan  yalnızca denizdi aslında. Ucu bucağı gözükmeyen denizin sisli oluşu Bilge'yi korkutmuştu. Korkmasın diye uzun müddet sıkıca sarıldım ona. Canını yaktım. Canım yandı, bıraktım.

En çok parmaklarımız üşümüştü. Bilge denize dalıyordu sürekli, bölmek istemiyordum; susuyordum haykırırcasına. Doğacak bir çocuk gibi gününü bekliyordu denizden gelmek için. Korkuyordum, hem de çok! Ya Bilge hiçbir zaman denizden gelmek istemezse hep çocuk kalmak isterse diye.

O gece var oluşumumdan itibaren bir nefes gibi hissettiğim Siyah öldü. Hem de iki beden de iki ruhta birden. Tek başıma onu öldürmeye gücüm yetmemişti. Yetemezdi ki zaten varoluşumdan beri içinde bulunduğum boşluk doğurmuştu Siyah’ı.

***

“Müsadenizle, gidiyorum ben. Sizi sevmek için evime gidiyorum.”

****

Sonrası Bilge gitti. Mutsuzdu kanımın son damlası. Pencerelere bakıyordum telaşlı, hava soğuktu; üşüme mevsimindeydik. Avuçlarıma nefesimi verip ellerimi ısıtmaya çalışıyordum. Hücrelerimi yakmaya başladım. Yakıldıkça yenileri ürüyordu. Limanda Konstantina’ nın gelmesini bekledim. Şarap kanıma işledi, kara kalemle yazdım ilerisini; Konstantina, yaşlılığımda karşıma çıkacaktı. Kısa bir zaman geçirecektik onunla, ve sonra sonlanacaktı hikayem. Tanrı,” yaramaz çocuklara işte böyle yaparlar” diyecekti. 


Kar...
Geçmişin çıkardığı yangınları söndürdü.
Şimdi ise, bizden bir zaman ileride
Toprağı bordo olan kirpi tarlasına yağıyor.

Çok şükür yaşıyoruz; Bilge, ben ve büyük sevdamız.
                            
                                                                                       Özgür
                                                            

                                                                                       4 Ocak 2009 – 03.15 

21 Temmuz 2012

Zabıt


"Bir daha uyumamak üzere,o denizin sahilinde uyanmak ve sevdiklerimi aramak istiyorum artık..."

Bir işe başladım ben. Çalıştığım yığının içi babamın yaşanmışlıklarıyla dolu. Aslında yaşanmamışlıklar desek daha doğru olur. Zaman zaman arıyorum onu kalemlerde bakınıyorum tebessümle, bulup sarılmak istiyorum ona, kendime, acılara. İnsan özlüyormuş hakikatten geçmişini. Yani geçmişteki kendisini, yaşadığı acıları, çektiği sıkıntıları. Bulup kendini sarılmak istiyormuş, özlem gidermek istiyormuş kendiyle.

Baharın sonu gelsin artık! Sıcaktan değil de sıkıntıdan uyuyamayalım. Açalım Edip Cansever'imizi, okuyalım boğazımız düğüm düğüm olana kadar. Belki Eleni dinleriz biraz. Ya da sessizlikte uzakları dinleriz; anıları misafir ederiz. Sonra dua ederiz.Yaşıyoruz çok şükür!  

                                                                                                       Özgür Aydın

06 Nisan 2012

Geçmişin Tehlikesi Esir Olmaktı, Geleceğin Tehlikesi İse Robot Olmak





''Kısaca özetlemek gerekirse, birey, kendi olmaktan çıkar; kültürel kalıpların kendisine sunduğu kişiliği tümüyle benimser; böylece tıpkı diğerleri gibi ve onların kendisinden beklediği gibi olur. “ben” ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de, bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu ortadan kalkar. Bu mekânizma, bazı hayvanların kendilerini korumak üzere renk değiştirmesiyle kıyaslanabilir. Onlar da kendi çevrelerine o kadar benzerler ki, çevrelerinden neredeyse ayırt edilemezler. Kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve neredeyse bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur, ve artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir. '' E. Fromm

Bu nefis alıntı "Özgürlükten Kaçış" adlı kitaptan. Bu kitabı niçin keşfetmelisin? Günümüz insanını anlamak, olur gibi gözükmek değil de gerçekten var olmayı düşünmek; bize sunulan dünyayı tanımak; içinde yaşadığımız ekonomik sistemin tarihsel dayanaklarını görmek; bizim olan düşünceleri sorgulamak; yalnızlığımız, yabancılığımız, soyutlanmışlığımız ve son olarak diğerlerinin yanına niçin bir türlü yerleşemediğimizi anlamak için.

Hikmet Benol, diyordu ya: "kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor" diye, E. Fromm'da şöyle diyor: "Sözcükler, hakikati gizlemede hiçbir zaman bugünkü kadar yanlış kullanılmadı." Sonu intiharla biten çağdaş insan hikayeleri üzerine; "Bir doygunluk ve iyimserlik maskesinin ardındaki çağdaş insan son derece mutsuzdur; hatta umarsızlığın eşiğine gelmiş bulunmaktadır."

23 Eylül 2011

Şarabi





Denizin ürkütücü çığlıklarını duymayalı uzun zaman oldu; şimdilerde, çığlıkların yerini fısıltılar almış durumda. Öyle ya en büyük ses, sessizlikti. Her şey bulutların ağlamaya başlamasıyla başladı: önce yapraklar uçuştu suyun yüzeyine, sonra oluk oluk insan kanı akıtıldı denize. Sonra kırmızıya sevdalanmış bir Gece; bu karışımı şişelere yerleştirilip, yıllarca bekletilmek üzere, mahzenlere taşıdı. Uzun süren bu bekleyişin ardından, siyahın kırmızısı doğdu.Fısıltılara kulak verdim: deniz, suyunu, siyahın kırmızısından istemeyecekmiş.


Cihangirin damında; eski bir banka bakıp bakıp ağlayan yaşlı bir adam gördü Fehmi. Adamın oturduğu bankın yanındaki banka oturdu. Adam sigarasını yaktı; gözyaşlarını dindiremedi, Fehmi’den utanmıştı belki de. Onu rahatsız etmek istemiyordu Fehmi de.-Adam da rahatsız edilmek istemiyordu sanki- Onun hikâyesi onu ilgilendirirdi. İçinden, bu sefer değil dedi Fehmi. Adamın oturduğu banka oturdu. Adam hala yanındaki eski banka bakıyordu; fakat ağlamayı kesti Fehmi’nin oturduğunu görünce.

- Bir şey mi oldu ağabey?
- Yok, bir şey!
- Anlatmak istersen, dinlerim…
- Şu bankı görüyor musun?
- Evet.
- İşte o bank beni mahvediyor çocuk.
- Neden ?


Adam ses etmedi. İçinden konuşmaya başladı. Önce nasıl anlatmak istediğini planlıyordu, “Piraye ile çok gelirdik buraya hep şu banka otururduk. Piraye çok severdi o bankı, huzur bulduğunu söylerdi hep, sanırım rengi diğerlerinden farklı diye severdi. Piraye: benim gündüzümdü. O gittikten sonra gündüzleri yaşayamaz oldum. Ondan sonra uzun bir müddet gelmedim buraya. Doğuracak yeni acı bulamayınca da yine geldim. Tek başıma oturdum birkaç gün. Geçmişin karanlıkta kalışının çığlıklarını duymaktan bıkınca da Piraye’ye ait ne varsa yaktım. Sonra bu tahtaları çürümüş bankı da yakmaya karar verdim. Geçen gece yakmak için geldim. Bir çift sevgili oturuyordu bankta, kalkmalarını bekledim. Bir süre sonra kalkıp gittiler. Ama yapamadım, onların doğacak acısını yok etmek istemedim.”

Adam konuşmaktan vazgeçti, kalkıp gitti, Fehmi’yi yalnız bıraktı. Gün batıyordu. Sonbahar yaprakları, köksüz kalmış dallarla birlikte süpürülüyordu. Deniz, üstündeki kargaşaya aldırmıyordu. Güneşin yerini şehrin ışıkları alıyordu yine. Ne güneş batmaktan sıkılıyordu; ne de gece doğmaktan.

Özgür Aydın
Haziran 2009

30 Nisan 2011

Kayıp Adam





Bundan 3-4 yıl önce, Sakarya gibi renksiz bir yerde "Kayıp Ruhlar Kıraathanesi" diye bir yere rastladım. Aslında rastlamak denmez, neredeyse hergün minibüsle önünden geçtiğim bir yerdi. Lakin ismi pek bi popüler durduğu için uzun bir müddet gitmedim. Çarşıya uzaktı, çevresinde dengi cafe filan da yoktu. Dışarıdan birisi oranın cafe olduğuna bile inanmazdı. İçeri girdiğimde kemanın sesi ruhumu karşıladı. Bir sığınaktı burası! İçeride kapakları sararmış kitaplar, bir piyano, bir gramafon, eski ayaklı bir fotoğraf makinesi, Chaplin'in afişi gibi bir yığın şey ve küçük beyaz kediler(kafalarına göre insanların kollarına sokulup uyuyorlardı)vardı. Ve tebessümle gülümseyen insanlar karşıladı suretimi. Sanki ruhum ayrı bi yerde, bedenim ayrı bi yerdeydi.

Oraya haftada bir kez gidiyordum.Adeta haftada bir kez oraya gidip, ruhumla bedenimin çatışmalarına tanık oluyordum. Sonraları, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi'nin sahibiyle tanışma şansı yakaladım. Bana, hayalini tam olarak gerçekleştiremediğini, burayı yalnızca kitap okumak isteyenlerin gelebileceği bir yer tahsis etmek için kurduğunu anlattı. Ve ekledi; buradaki koltukları daha çok şahsileştirip, ışıkları kitap okumaya musait kılacağım. Ve arka tarafını (arkası boş bi dükkandı) insanların belirli günlerde klasik filmleri izleyebileceği bir yer olarak inşa etmek istediğini anlattı. Etkileyiciydi bu adamın söyledikleri, çünkü söylediklerinin içinde hiç paranın bahsi geçmiyordu. Küçük bir çocuk gibi, hayal kurup, aynı samimiyetle hayalini gerçekleştirmeye çalışıyordu sanki. Artık gizli sığınağımı bulmuştum. Sevdiklerimi birer birer "Kayıp Ruhlar Kıraathanesi"ne götürmeye başladım. Kiminle yakın bir ilişki kursam, hemen hevesle onu yaka paça sürükleyip Kayıp Ruhlar'a götürüyordum. Arkadaşlarımı, hocalarımı, şehir dışından gelen misafirlerimi.

Birkaç ay sonra, Ulaş Abi'nin işleri kötü gitmeye başladı. Ve orayı maddi nedenlerden ötürü devredeceğini öğrendim. Birkaç gün sonra da Kayıp Ruhlar Kıraathanesi yazan imleğin yerinde Malikhane diye bir isim gördüm. İçeri girdim, kitaplıklar boşalmıştı, keman sesi yerini Gökhan Özen'e bırakmış ve beyaz kediler çoktan yol almıştı. 5-10 dakika zor dayandım, çıktım. Öylesine midem bulanmıştı ki, bir mekan insanın midesini ve ruhunu ne kadar etkileyebilirdi!? Ne kadar etkileyebilirse, o kadar etkilenmiştim işte.

"İnsansız anı yoktur. Var mıdır?"

E. Cansever

Neyse okuyucu, biz yine yakalım mumlarımızı. Bir yudum şarap alalım. Sigaramızı yakalım. Açıp Edip Cansever okuyalım. Şiir bittiğinde şarap şişemiz de sigara paketimiz de bitmiş olsun. Sonra yatalım bi güzel. Di mi ama, uyumak en güzel yanımız. Kafamız nahoş, hayallerle uykuya dalmaya çalışalım. Başarırsak ne mutlu! Ama bizim işimiz mutsuzlarla. Mutsuzlarla, mutluların tek paydasında yoğunlaşalım biz en iyisi. Şimdi bu "mut", umut olabilir mi? Yok yok olasılığa bırakmayalım biz işimizi, şöyle tanımlayalım "mut"u. Mut: Para vermeden, çalışmadan elde edilen, kazanılan şey!

Özgür Aydın

12 Ağustos 2010

Sonrası Kalır (2010)




Yazan & Yöneten: Özgür Aydın
Kurgu: Mustafa Aksoy
Tür:Drama
Süre: 10:33



Can sıkıntının hıncısını, taşlara vurarak çıkartan metruk bir çocuk. Kütüphaneye, Edip Cansever okumaya gider. Kitabı, raflarda ve masalarda bulamaz. En sonunda bir kızın elinde görür ve karşısına oturur. Kız "Sonrası Kalır" kitabını bırakıp başka bir şeyle ilgilendiğinde çocuk kitabı istemeye gider; fakat kızın yanıtı olumsuzdur.Aradan biraz zaman geçer, çocuk kafasını kaldırdığında kız gitmiştir. Kalkar, kızın oturduğu yere oturur. Kitabı açar, ve bir notla karşılaşır: "yüzme havuzunu okumalısın!". Bundan sonra seyirciyi bir sürpriz beklemektedir...

Filmi izlemek için: http://www.vimeo.com/13894311
                           http://www.youtube.com/watch?v=CE_yk_f_1mQ

08 Mayıs 2009

Figüran


Kırmızı olsun dedi şarap.Gece olmasını bekledi.Ampullerin hepsini patlattı.Mum almıştı birkaç tane onları yaktı.Sokak lambası şeklindeki mumluğu önüne koydu.Bütün giz bu mumdaydı da sanki mum bitene kadar hepsini görecekti Suphi.Bekledi,bekledi,bekledi.Hiçbir şey göremedi mum ışığında.Yok yazamıyordu hiçbir şey.Ama hiçbir şey.Halbuki kâşif ne diyorsa yapmıştı.Sonra hüküm verdi kendine.Yazmak ona göre değildi.

Sık sık Rab ile konuşuyordu Suphi.Yalvarıyordu adeta.Artık bitsin diyordu, ne olacaksa olsun ama bitsin.Çoğu sefer kendi kendine konuştuğunu fark edip,bozuntuya vermiyordu,nasıl olsa bir tane kendi vardı;diğeri başkasıydı.-yalnız kendi olamazdı ya,başkası da vardı elbet.- Kendi olmayan kendi onu dinliyordu;en yakınlarının dinlemediği kadar.Neden diğerleri gibi olamadığını sordu kendine.Cevap alamayınca da üsteledi;o kadar çabaladım ! Ama bu haksızlık !

Gün dedi,Suphi.Gün nedir ? “Gün:güneşin doğuşu ve batışıyla gerçekleşen,24 saatlik zaman dilimidir” dedi Koray.Ardından Günce atıldı,”gün:etrafı denizlerle çevrili bir adanın karaya bir adım yaklaşmasıdır”.Bu cevap da kurutmadı Suphi’yi,kendi anlamlandırmaya çalıştı...”Gün:Suphi’nin ‘Bilge gitti’ dediği zamandan önceki zamandır;gün:Suphi’nin Bilge’nin elini ilk kez tuttuğu andır;gün:Suphi’nin şarabi bir hayatın akıntılarından gelen kırmızı kana ihtiyacım var dediği aylardır.Ve son olarak gün:denizle,martıların çığlıklarını Suphi’nin işittiği dakikadır.” Ardından Günce’nin sesi geldi,peki yıl nedir Suphi?

Gece olmuştu yine.Suphi geceden bir haber bekliyordu bu sefer.Gece gelen haberler,genelde kara haber olur ya,Suphi’nin beklediği de buydu işte.Bir ölüm bekliyordu Suphi,kimin öleceği belirsizdi.Sonra ölüme yakın gördüklerini listeledi;kıyamadı hiçbirine.Geceden gelecek haber ölüm olmamalıydı.Biraz daha hafifletti kendince işi bir hasta haberi bekliyordu bu sefer.Zira refakâtçı olacaktı.Sabaha yakın karanlığın en yoğun yaşandığı anda,Suphi ümidini kesmişti.Sabah olmuşu.

Telefon zrrrrrr ! diye çalmaya başladı.

-Efendim ?
-Suphi ?
-Evet
-Bilge’yi kaybettik;belki bilmek istersin…

Haber:gündüz tarafından,bir insan suretiyle;gecenin gölgesinde Suphi’ye gönderilmişti.Bir ölüm haberiydi bu;fakat öldüğü varsayılan Bilge,iki beden içinde yaşamaktaydı.Henüz varlığı son bulmamıştı.Suphi’nin içinde yaşayan Bilge,diğerinden biraz farklı olsa da,bu varlığına gölge düşürmüyordu.Her şeyden önce bu giden değil:kalan Bilge’ydi.Bir insan bir insanı ne kadar sevebilirse,Bilge de bu bedende o kadar seviyordu kendini.Elbette bir gün bu Bilge’de ölecekti;fakat Suphi’nin çektiği acılar ve bunlara şahitlik yapan gece:onun ruhunu ebedileştirecekti.

-Mum eriyebildiği kadar eridi.Ve sonra hazin son gerçekleşti;mum bir daha yanmamak üzere söndü.Ne üfleyen vardı;ne de rüzgar.Doğanın da insanın da karışamadığı bir sondu bu.-

Özgür Aydın