İstanblue
10 Ekim 2011
Akrep ve Yelkovan
Zaman, hiç bu kadar anlamını yitirmemişti.
Saatimin akrebi durdu,
Yalnızca yelkovanı hareket ediyor.
Ruhum yanıma uğramaz oldu,
Hep seninle, bensiz.
... Edip seslendi bir ara:
İyi ya, ekimdir işte, kasıma ne kalmıştır şurada...
Okuyucu, bu ara benim için zaman bazı anlamlara gelmiyor. Şöyleki; mesela bir dakika, anında bir saate dönüşebiliyor. Yahut bir gün, koca bir yıla. Böyle olunca da eğer insan özlüyorsa, özlemi katlanıyor giderek. Bu durum katlanılmaz bir hal alıyor. Çünkü geçen alt başı bir saat; ama ruhun hissettiği bir ay veya bir yıl. Düşünün koca bir seneyi; yağmur yağıyor, kar yağıyor, karlar eriyor, güneş her zaman doğuyor, insanlar doğuyor, ölüyor bitimsiz bir süreklilik silsilesi. İşte bütün bunları ben bir saatte hissediyorum bazen. Sonra, hayal ediyorum. İnsan bazı zamanlar da hiç bitmesin ister; herkes kendi bitmesini istemediği zamanını düşünsün. Genelde kısacık olur bu zamanlar. İşte bu zamanlar da bir saat, bir yıla dönüşmez mi? Ya da bir ömüre?
Peki kolumuzdan çıkartsak saatimizi; evdeki bütün saatleri durdursak; gazeteleri, takvimleri çöpe atsak; televizyonu parçalasak hiç bitmesin istediğimiz anlar bir salise büyümez di mi? Nedense içim büyümez diyor. İçim: bitmek bilmeyen mutsuzluk devinimi.
Özgür
23 Eylül 2011
Şarabi
“Denizin ürkütücü çığlıklarını duymayalı uzun zaman oldu; şimdilerde, çığlıkların yerini fısıltılar almış durumda. Öyle ya en büyük ses, sessizlikti. Her şey bulutların ağlamaya başlamasıyla başladı: önce yapraklar uçuştu suyun yüzeyine, sonra oluk oluk insan kanı akıtıldı denize. Sonra kırmızıya sevdalanmış bir Gece; bu karışımı şişelere yerleştirilip, yıllarca bekletilmek üzere, mahzenlere taşıdı. Uzun süren bu bekleyişin ardından, siyahın kırmızısı doğdu.-Fısıltılara kulak verdim: deniz, suyunu, siyahın kırmızısından istemeyecekmiş.-"
Cihangirin damında; eski bir banka, bakıp bakıp ağlayan yaşlı bir adam gördü Fehmi. Adamın oturduğu bankın yanındaki banka oturdu. Adam sigarasını yaktı; gözyaşlarını dindiremedi, Fehmi’den utanmıştı belki de. Onu rahatsız etmek istemiyordu Fehmi de.-Adam da rahatsız edilmek istemiyordu sanki- Onun hikâyesi onu ilgilendirirdi. İçinden, bu sefer değil dedi Fehmi. Adamın oturduğu banka oturdu. Adam hala yanındaki eski banka bakıyordu; fakat ağlamayı kesti Fehmi’nin oturduğunu görünce.
- Bir şey mi oldu ağabey?
- Yok, bir şey!
- Anlatmak istersen, dinlerim…
- Şu bankı görüyor musun?
- Evet.
- İşte o bank beni mahvediyor çocuk.
- Neden ?
Adam ses etmedi. İçinden konuşmaya başladı, önce nasıl anlatmak istediğini planlıyordu içinden: Piraye ile çok gelirdik buraya, hep şu banka otururduk. Piraye çok severdi o bankı, huzur bulduğunu söylerdi hep, sanırım rengi diğerlerinden farklı diye severdi. Piraye: benim gündüzümdü. O gittikten sonra gündüzleri yaşayamaz oldum. Benim yarımdı o; yarım elma kaldım şimdi ben. Ondan sonra uzun bir müddet gelmedim buraya. Doğuracak yeni acı bulamayınca da yine geldim. Tek başıma oturdum birkaç gün. Geçmişin karanlıkta kalışının çığlıklarını duymaktan bıkınca da, Piraye’ye ait ne varsa yaktım. Sonra bu tahtaları çürümüş bankı da yakmaya karar verdim. Geçen gece yakmak için geldim. Bir çift sevgili oturuyordu bankta, kalkmalarını bekledim. Bir süre sonra kalkıp gittiler. Ama yapamadım, onların doğacak acısını yok etmek istemedim.
Adam konuşmaktan vazgeçti, kalkıp gitti, Fehmi’yi yalnız bıraktı. Gün batıyordu. Sonbahar yaprakları, köksüz kalmış dallarla birlikte süpürülüyordu. Deniz, üstündeki kargaşaya aldırmıyordu. Güneşin yerini şehrin ışıkları alıyordu yine. Ne güneş batmaktan sıkılıyordu; ne de gece doğmaktan.
Haziran 2009
05 Eylül 2011
Ceketim hep mavi renk olsun isterim ben!
"Ellerim üşüyordu, en çok parmaklarım."
Bazen insan insanı sevmez. Bazen insan hiçkimseyi sevmez. Ve bazen de insan hiçbir varlığa tahammül edemez. Ya da sızmış bir vaziyette uyuyup uyanmışken; ağlamaya başladığında, sadece odada gezinen bir kediye sevgi besler. İşte böyle bir anımda, kalkıp Edip Cansever okumaya başladım yine. "Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar... Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar." diyordu Edipciğim Cansever. Belki de bizim tek suçumuz "aldanmak"tı. Hemen inanıvermek her şeye. Çünkü bir umuttu inanmak. Ve bizler; acı çekmeyi alışkanlık haline getirmişler, umutlu olmak zorundaydık.
Çok sıcaktı hava baylar! Bunaltıcıydı. Ter kokuluydu. Ve bizler bu sıcakta buram buram ter kokuyorken, birden bire üşüyebiliyorduk. İşte bu anlık değişime benziyordu insanlarla olan ilişkimiz. Ve sonrasında yorganı üstümüze çektiğimizde, tahammül edilemeyesi bir sıcaklık hissediyor, kolumuzu dışarı çıkardığımızda ise bir hastalığa kapılacakmışçasına üşüyorduk. Çünkü bir kere aldanmıştık... Bırakın insanlar acı çeksin baylar! Müdahale etmeyin. Müdahale etmeyin ki hakikat çiçekleri açsın. Müdahale etmeyin ki bir çocuk kar yağarken kardan adam yapmak isteyebilsin.
Kim bilir, Eylül'ün sesiydi belki de tüm bunlar. Yapraklar sararmaya başlayacak. Sonra düşmeye. Yollarda sararmış yaprak bolluğu.
05 Mayıs 2011
Bayram Şekeri
Bir yetişkin nasıl karar veriyorsa, öyle vermiştim kararlarımı:
Çalışmayacaktım, evlenmeyecektim, askere gitmeyecektim. Sevmediğim insanları uzak tutacaktım kendimden. Yani maskeli baloda, maskesiz dolanacaktım artık. Hiç sevmediğim okulum bitmişti artık, ait olduğum yer büyülü fenerler, boş sokaklar, kirli meyhaneler ve günü beş anlamlı parçaya bölen camiler olacaktı. Gece ile gündüzle olan bağım, bir bekçinin uyku düzeninde olacaktı. Sevgililerim olacaktı, en azından görüntüyü kurtarmalarına izin verecektim. Ve Beni bekleyen insanları bulacaktım, keşfimi bekleyen şeyleri keşfedecektim. Yani şarabi bir hayatım olacaktı. En önemlisi bütün bunlar bir kuşun uçma esaretinde olacaktı.Çemberimi çizmiştim artık, durağı olmayan bu çember, devamlı dönecekti.-Dünya nasıl dönüyorsa öyle.-
Sonra bir eylülün haberiyle, yetişkin oldum. Bütün bu yaşam külliyatıma baktığımda elimde yalnızca sararmış bir yaprak kalmıştı. Yeşermenin sûreti kaybolmuştu artık, bir tünelin ucundaki ışığı işaret eden çocuk; karanlık bir dehlizde kaybolmuştu. Öyle ki, sermest olmak bile korkutuyordu beni. Her an, sahne ışıkları yanar diye, seyircilerle yüz yüze gelme korkusuyla tetikteydim. Bu oyun ne zaman bitecekti acaba, oyunun sonunda seyircileri selamlamama izin verilecek miydi? Ey rejisör! Bu oyundaki, canlandırdığım karakterin mizanseni hakkında ne düşünüyorsun bilmiyorum; fakat ben, karakterin dışındaki gerçek ben, karanlık bir dehlizde, oynanan oyunun, seyirciler tarafından izlenebileceğine inanmıyorum!
İşte bu karanlık dehlizde kaybolduğum zaman, tanışmıştım Siyahla. Siyah geldiğinde, onu; sigara, votka ve Konstantina ile karşıladım. Artık ne olacaksa olsun istiyordum. Fakat Siyah ölüm değildi; votka ve sigara ile dibe kolay ulaşmamı sağlayacak, zihnimin dip sularıydı. Bu dip sularda gezerken, tepedeki ışıkların, yalnızca gölgelerini görebiliyordum. Bir gölge sûretine bürünen Siyah, genelde geceleyin yanıma geliyordu; gündüz gizliyordu Siyah’ı. Arkadaşlarımla gülüp, eğlenirken, onlardanmış gibiyken, Siyah geldiğinde, diğerlerinin yanından ayrılıyordum adeta. O an, onların gölgelerini görebiliyordum yalnızca. Gölgeleri, onların ruhlarıydı; kapkaraydı hepsi. Bu gölgeler ki Nuh’un gemisine alınmayanlardı besbelli. Siyah beni bunların içinden aldığında; zıttı beyaz olmayan siyahlara gidiyorduk. Doğanın ve insanın, kara delikte kaybolduğu yerdi burası.
Bir gün Siyah, beni Gece’yle tanıştırdı.-Gece, gündüzün kavuştuğu gece değildi.- Ay ışığını görmeyen karanlık bir odadaydık; sessizlik, dışarıda deli gibi esen rüzgârın gölgesiydi. Işık mühürlenmişti; deniz tarafından. Siyah, Gece’ye, benim Tanrı’dan korktuğumu,-daha doğrusu- Tanrı tarafından yalnız bırakılacağımdan korktuğum için, doğaya kansız vücudumu teslim etmediğimi anlattı. Gece Siyah’ın bu sözlerine dayanamayıp, korku da, yalnızlık da doğanın kanlı vücudu dedi. Sonra Gece, Siyah ve diğerleri beni yalnız bıraktı. Sanıyorum artık anlamlandıramadığım varlığım; dip sularının yosunlarında yeşil bir şekilde boğulmaya başlamıştı. Her şeyin söndüğü bir anda, derinlerden gelen bir ses duydum. Çok uzaklardan kaçıp gelen bir çocuğun sûretinde bir kemanın sesiydi bu. Artık ruhumu teslim etmiştim; kemanın sesine. Sanıyorum bu kemanı çalan Tanrı’ydı.
Çocukluğunda bayram şekeri toplamadan, büyümüş gibi davranan çocuklar, ne Siyah’tan ne de geçmişin mut dolu karanlığından haberdardılar…
Özgür Aydın
Mart 2009
30 Nisan 2011
Kayıp Adam

Bundan 3-4 yıl önce, Sakarya gibi renksiz bir yerde "Kayıp Ruhlar Kıraathanesi" diye bir yere rastladım okuyucu. Aslında rastlamak denmez, neredeyse hergün minibüsle önünden geçtiğim bir yerdi. Lakin ismi pek bi popüler durduğu için uzun bir müddet gitmedim... Çarşıya uzaktı, çevresinde dengi cafe filan da yoktu, zaten dışarıdan birisi oranın cafe olduğuna bile inanmazdı. İçeri girdiğimde, kemanın sesi ruhumu karşıladı. Bir sığınaktı burası! İçeride kapakları sararmış kitaplar, bir piyano, bir gramafon, eski ayaklı bir fotoğraf makinesi, Chaplin'in afişi gibi bir yığın şey ve küçük beyaz kediler(kafalarına göre insanların kollarına sokulup uyuyorlardı)vardı. Ve tebessümle gülümseyen insanlar karşıladı suretimi. Sanki ruhum ayrı bi yerde, bedenim ayrı bi yerdeydi...
Oraya haftada bir kez gidiyordum.Adeta hafta bir kez oraya gidip, ruhumla bedenimin çatışmalarına tanık oluyordum. Sonraları, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi'nin sahibiyle tanışma şansı yakaladım. Bana, hayalini tam olarak gerçekleştiremediğini, burayı yalnızca kitap okumak isteyenlerin gelebileceği bir yer tahsis etmek için kurduğunu anlattı. Ve ekledi; buradaki koltukları daha çok şahsileştirip, ışıkları kitap okumaya musait kılacağım. Ve arka tarafını (arkası boş bi dükkandı) insanların belirli günlerde klasik filmleri izleyebileceği bir yer olarak inşa etmek istediğini anlattı. Etkileyiciydi bu adamın söyledikleri, çünkü söylediklerinin içinde hiç paranın bahsi geçmiyordu. Küçük bir çocuk gibi, hayal kurup, aynı samimiyetle hayalini gerçekleştirmeye çalışıyordu sanki. Artık gizli sığınağımı bulmuştum. Sevdiklerimi birer birer "Kayıp Ruhlar Kıraathanesi"ne götürmeye başladım. Kiminle yakın bir ilişki kursam, hemen hevesle onu yaka paça sürükleyip Kayıp Ruhlar'a götürüyordum. Arkadaşlarımı, hocalarımı, şehir dışından gelen misafirlerimi ve bir gün sevdiğim kadını götürdüm...
Birkaç ay sonra, Ulaş Abi'nin işleri kötü gitmeye başladı. Ve orayı maddi nedenlerden ötürü devredeceğini öğrendim. Birkaç gün sonra da Kayıp Ruhlar Kıraathanesi yazan imleğin yerinde Malikhane diye bir isim gördüm. İçeri girdim, kitaplıklar boşalmıştı, keman sesi yerini Gökhan Özen'e bırakmış ve beyaz kediler çoktan yol almıştı. 5-10 dakika zor dayandım, çıktım. Öylesine midem bulanmıştı ki, bir mekan insanın midesini ve ruhunu ne kadar etkileyebilir okuyucu!? Ne kadar etkileyebilirse, o kadar etkilenmiştim işte.
"İnsansız anı yoktur. Var mıdır?"
E. Cansever
Neyse okuyucu, biz yine yakalım mumlarımızı. Bir yudum şarap alalım. Sigaramızı yakalım. Açıp Edip Cansever okuyalım. Şiir bittiğinde, şarap şişemiz de, sigara paketimiz de bitmiş olsun. Sonra yatalım bi güzel. Di mi ama, uyumak en güzel hakkımız. Kafamız nahoş, hayallerle uykuya dalmaya çalışalım. Başarırsak ne mutlu! Ama bizim işimiz mutsuzlarla. Mutsuzlarla, mutluların tek paydasında yoğunlaşalım biz en iyisi okuyucu. Şimdi bu "mut", umut olabilir mi? Yok yok olasılığa bırakmayalım biz işimizi, şöyle tanımlayalım "mut"u. Mut: Para vermeden, çalışmadan elde edilen, kazanılan şey!
12 Ağustos 2010
Sonrası Kalır (2010)
Yazan & Yöneten: Özgür Aydın
Kurgu: Mustafa Aksoy
Sanat Yönetmeni: Merve Doğan
Tür:Drama
Süre: 10:33
Can sıkıntının hıncısını, taşlara vurarak çıkartan metruk bir çocuk. Kütüphaneye, Edip Cansever okumaya gider. Kitabı, raflarda ve masalarda bulamaz. En sonunda bir kızın elinde görür, ve karşısına oturur. Kız "Sonrası Kalır" kitabını bırakıp başka bir şeyle ilgilendiğinde,çocuk kitabı istemeye gider; fakat kızın yanıtı olumsuzdur.Aradan biraz zaman geçer, çocuk kafasını kaldırdığında kız gitmiştir. Kalkar, kızın oturduğu yere oturur. Kitabı açar, ve bir notla karşılaşır: "yüzme havuzunu okumalısın!". Bahsi geçen şiiri okur, şiirin sonunda yeni bir not daha: "Daha fazla mavilik istiyorsan beni bul ! Öğlenleri kantinde olurum." Çocuk, öğlen kantine gider; kız bir masada, tek başına oturmaktadır. Bir kahvenin iç ısıtıcı sıcaklığında konuşmak için, iki tane kahve alır; arkasını döndüğünde kız yoktur masada. Çocuk kafasındaki düşüncelerle birlikte kampüste dolaşırken, yokuş bir yerde kıza rastlar. Kız onu görmemiştir; çocuk, çalılıkların arasından gözüne ilişen çiçeği kopardıktan sonra kızın peşinden gitmeye başlar. Çocuk, kızın ardından koşarken kız gözden kaybolur. Yokuştan aşağı koşarak indiğinde, dört bir yana da bakar; fakat kız yoktur. Bundan sonra seyirciyi bir sürpriz beklemektedir...
Filmi izlemek için: http://www.vimeo.com/13894311
16 Mayıs 2009
Siyahın Mavisi
Sahnede Merve,Özgür ve Olric vardı.
Bir uyumsundur sen -yazlar gezinir kış günleri içinde-
Özgür
Kemanın sesi,Camel sigara,tekila,siyahın mavisi ve büyülü sessizlik.Hangisini istiyorsun Merve ?
Merve
Siyahın mavisini istiyorum…Camel fazla ağır,kemansa fazla büyüleyici.Büyüleyici sessizlik olmamalı şimdi;evet siyahın mavisi olmalı.Tıpkı denizin gece görünüşü gibi.
Olric
Efendimiz Ay çok parlak bu gece,düşmüştür denizin üstüne,gitmelisiniz.. ama kalmanız da gerek. Çığlık çığlığa haykırmalısınız ama susmanız gerek.. karanlıkta göz kırpanları bulmanız gerek! Nefret ederken sevmeniz gerek,gün biterken gökyüzü ile birleşmek ve yıldızların kucağından intiharlar gerek.. biraz cesaret.
Özgür
Dişerimi fırçaladım,çizgili bornozumu giydim -deli gömleği diyorlar buna- ve son olarak camı olmayan gözlüklerimi taktım.Hazırsın umarım…Moda sahilindeyiz Merve,suyun dingin hışırtısı ney çalıyor bize…Sonra sadece sessizlik konuşsun diyoruz.Anlaşmayı ben bozuyorum,kulağına bir şeyler fısıldıyorum;senin duymayacağın şekilde…Arkası yarınlara değil Merve,daktilo başına geç !
Merve
25 metrekarelik hastane odasındaki son model koltuktan bozma yatağıma uzandım;moda sahilindeki ney sesine kaptırdım kendimi;karanlığın mavisini izlerken…Ben duymadığıma göre anlaşma pek bozulmuş sayılmıyor;arkası yarınlar bekleyedursun bir kenarda;daktilo başına geçmece de ,bir dakika sonrası da…Anlamak istiyorum.
Olric
Efendimiz Bu gece dingin,satır satır okunuyor dışarısı. Rüzgar şiir olup dinletiyor kendini ve karanLık örtüyor şehrin kirlerini bilirim bu yüzdendir geceleri daha çok sevmeleriniz..renkler yormakta,renkler korkutmaktadır sizi.. biraz cesaret.
Özgür
Bak Merve mavinin dünyasından geçen kayıkçıya;o kayıkçı ki,küçücük kayığıyla dünyayı gezmeyi düşlüyor:dünya onun o küçük kayığında.Vakit tamam,gitmeliyiz buradan.Rengarenk sokaklara gitmeliyiz;dehlizlerden geçmeliyiz.
Merve
Koy derinlikli;renkli sokaklar,aslında farksız bataklıklardan.Dünya o küçük gemiye sığmayı başarabilse de;sığamıyor o renkli sokaklara,taşıyor lüks restorantlar,arabalar,villalar arasından…Dünyanın kanı sızıyor şehrin bileklerinden.Bak gece kadar siyah suyun üstünde rengarenk balonlar görünmekte,biz üşürken.
Özgür
Suya mı güvenelim,kayığa mı ? Ya da bizim doğaya salıverilişimiz,sence nasıl olacak;bir balon gibi mi yoksa sigaramdan çıkan ve çıkar çıkmaz dağılıp kaybolan duman gibi mi?... ( Sigaram dudağıma yapışmış…Dudağım kanadı.) Ben sana söyleyeyim mi olacakları…Biz hiçbir zaman doğaya salınmayacağız;dudağımdan akan kırmızı kanın suretinde kendimiz sızacağız.Öyleyse neden açılmayalım ki ?
Merve
Gemici demir aldı limandan,liman dalgalandı motorun sesiyle…Dudaklarındaki kan önce gözlerine oturup,oturmamak da kararsız boşaldı avuçlarına… Doğa kıs kıs gülerek izledi halini;bir yudum suya muhtaçken sen,tabiat elinden bir lokma daha yememeye ant içti bedenin;ruhun ise açtı daima her şeye.Açılmak istedi her zaman,her yere,dışa vurumlar aforoz etti bedenini.Ruhun bencil ve dominant kararlar aldıkça.
Bir uyumsundur sen -yazlar gezinir kış günleri içinde-
Özgür
Kemanın sesi,Camel sigara,tekila,siyahın mavisi ve büyülü sessizlik.Hangisini istiyorsun Merve ?
Merve
Siyahın mavisini istiyorum…Camel fazla ağır,kemansa fazla büyüleyici.Büyüleyici sessizlik olmamalı şimdi;evet siyahın mavisi olmalı.Tıpkı denizin gece görünüşü gibi.
Olric
Efendimiz Ay çok parlak bu gece,düşmüştür denizin üstüne,gitmelisiniz.. ama kalmanız da gerek. Çığlık çığlığa haykırmalısınız ama susmanız gerek.. karanlıkta göz kırpanları bulmanız gerek! Nefret ederken sevmeniz gerek,gün biterken gökyüzü ile birleşmek ve yıldızların kucağından intiharlar gerek.. biraz cesaret.
Özgür
Dişerimi fırçaladım,çizgili bornozumu giydim -deli gömleği diyorlar buna- ve son olarak camı olmayan gözlüklerimi taktım.Hazırsın umarım…Moda sahilindeyiz Merve,suyun dingin hışırtısı ney çalıyor bize…Sonra sadece sessizlik konuşsun diyoruz.Anlaşmayı ben bozuyorum,kulağına bir şeyler fısıldıyorum;senin duymayacağın şekilde…Arkası yarınlara değil Merve,daktilo başına geç !
Merve
25 metrekarelik hastane odasındaki son model koltuktan bozma yatağıma uzandım;moda sahilindeki ney sesine kaptırdım kendimi;karanlığın mavisini izlerken…Ben duymadığıma göre anlaşma pek bozulmuş sayılmıyor;arkası yarınlar bekleyedursun bir kenarda;daktilo başına geçmece de ,bir dakika sonrası da…Anlamak istiyorum.
Olric
Efendimiz Bu gece dingin,satır satır okunuyor dışarısı. Rüzgar şiir olup dinletiyor kendini ve karanLık örtüyor şehrin kirlerini bilirim bu yüzdendir geceleri daha çok sevmeleriniz..renkler yormakta,renkler korkutmaktadır sizi.. biraz cesaret.
Özgür
Bak Merve mavinin dünyasından geçen kayıkçıya;o kayıkçı ki,küçücük kayığıyla dünyayı gezmeyi düşlüyor:dünya onun o küçük kayığında.Vakit tamam,gitmeliyiz buradan.Rengarenk sokaklara gitmeliyiz;dehlizlerden geçmeliyiz.
Merve
Koy derinlikli;renkli sokaklar,aslında farksız bataklıklardan.Dünya o küçük gemiye sığmayı başarabilse de;sığamıyor o renkli sokaklara,taşıyor lüks restorantlar,arabalar,villalar arasından…Dünyanın kanı sızıyor şehrin bileklerinden.Bak gece kadar siyah suyun üstünde rengarenk balonlar görünmekte,biz üşürken.
Özgür
Suya mı güvenelim,kayığa mı ? Ya da bizim doğaya salıverilişimiz,sence nasıl olacak;bir balon gibi mi yoksa sigaramdan çıkan ve çıkar çıkmaz dağılıp kaybolan duman gibi mi?... ( Sigaram dudağıma yapışmış…Dudağım kanadı.) Ben sana söyleyeyim mi olacakları…Biz hiçbir zaman doğaya salınmayacağız;dudağımdan akan kırmızı kanın suretinde kendimiz sızacağız.Öyleyse neden açılmayalım ki ?
Merve
Gemici demir aldı limandan,liman dalgalandı motorun sesiyle…Dudaklarındaki kan önce gözlerine oturup,oturmamak da kararsız boşaldı avuçlarına… Doğa kıs kıs gülerek izledi halini;bir yudum suya muhtaçken sen,tabiat elinden bir lokma daha yememeye ant içti bedenin;ruhun ise açtı daima her şeye.Açılmak istedi her zaman,her yere,dışa vurumlar aforoz etti bedenini.Ruhun bencil ve dominant kararlar aldıkça.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



